Bi'set'ten Önce Eyüp Sultan'daki Emânet

Muharrem Hilmi Şenalp

16.08.2013

Efendimiz’den yaklaşık dört asır önce yaşamış olan, zamanın Yemen padişahı Tûbba[1] Es’âd el-Himyerî’ye’a, iki Hristiyan âlimi Allah’ın Habîb’i, âhir zaman peygamberi, iki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafâ’nın (sav) geleceğini haber verdiler. O’nun üstün vasıflarını, nezd-i ilâhideki makbûliyetini anlattılar.

Rasûlullah Efendimiz’i bu iki alimden duyup öğrenen Tûbba Esad, mübarek yüzlerini görmeden Hz. Muhammed’e cân u gönülden âşık oldu. Lâkin O’nu görmesi mümkün değildi, çünkü Hz. İsa’nın verdiği habere, âhir zaman peygamberinin gelişine Son Peygamber’in gelmesine yaklaşık 400 sene vardı.

Tûbba Esad âlimlere:

“Hiç olmazsa O’nun zuhûr edeceği yeri söyleyin de bir nişan bırakayım!” dedi.

Nasrânî âlimleri anlattılar:

“Mekke’de doğacaktır, orada kendisine peygamberlik gelecektir. Mekke’de kavminden ezâ gördüğü zaman Allah’ın emri ile Yesrib’e[2] (Medîne’ye) hicret edecektir. Şerîatini de burada neşretmeye başlayacaktır. Onun dini, doğudan batıya kadar bütün dünyaya yayılacaktır. Dünyayı îman nûruyla dolduracak, küfür ehlini zelîl edecektir, ve orada ebedî âlemi teşrif edecektir.”

Bu haberi alan Melik Esad, Rasûlullah aşkıyla yanarak Mekke-i Mükerreme’yi ve Kâbe’yi ziyaret etti. Kâbe’ye sitâre denilen ilk örtüyü örten de Esad’dır, Kâbe’yi yedi çeşit örtüyle örttü. Orada bol bol hayır ve hasenâtta bulundu, oradan Yesrib’e geçip Medîne’de bir ev satın alarak evlâdından birini de oraya yerleştirdi.

Oğluna bir de mektup bıraktı. Mektup şöyleydi:

“Yâ Rasûlullah! Senin vasıflarını, dinini, şevketini, ümmetinin cümle ümmetlerden hayırlı olup Allah katında cümleden makbûl ve mükerrem olduğunu ehl-i kitaptan işittim, görmeden sana âşık oldum. Nübüvvet ve risâletini tasdîk, dinini ihtiyâr, ümmetliğini kabul ettim. Ancak zaman-ı saadetine erişmek mümkün olmadığı, ömrüm buna vefâ etmediği için zarûrî olarak Cenâb-ı Saadet-meâbınız’dan niyâz ederim, lûtfen ve keremen beni kabul buyurun. Kıyâmet günü şefaatçi olarak sancağınız altına alıp, ümmetiniz arasına katın.”

Mektubu anberle birkaç yerinden mühürledi, ipeklilere sarıp, küçük bir kutuya yerleştirip oğluna teslim etti. Vasiyeti şöyleydi:

“Ömrün tamam olduğu zaman bu kutuyu oğluna teslim et. O da kendi oğluna teslim etsin. Muhammed Mustafâ (sav) nübüvvet ve risâletle şereflenip kavminin eziyeti sebebiyle izzet-i ikbâl ile buraya hicret edip Medîne’yi teşrif buyurduğu zaman, kendisine verilmek üzere benim bu mektubumu birbirinize teslim edersiniz.”

Ebâ Eyyûb el-Ensârî (Hâlid bin Zeyd), Tûbba Esad’ın yedinci göbekten torunudur, bu mektup da kendisinde idi.

Efendimiz (sav) Medîne’yi teşrîf ettiği zaman, hanımı Hz. Hâlid’e (Ebâ Eyyûb el-Ensârî’ye) dedi ki:

“Sen de herkes gibi kapının önüne biraz yiyecek bırak, inşallah Rasûlullah’ın devesi bizim evin önüne çöker de onu misafir etme şerefine Allah’ın inayetiyle biz de ereriz”

Hz. Hâlid hanımına:

“Mümkün değil, bize gelinceye kadar nice evler var. Elbet onların birine çöker, bu saadet bize imkânsız” diye cevap verdi ve ikisinin de hasret ve iştiyak içinde hicranla gözleri doldu.

Rasûlullah’ın mübarek devesi Kasvâ, yuları serbest halde sağa sola baka baka saltanatla ağır ağır yürüyordu. Etraftan ona yiyecekler uzatılıyor, çökmesi için çağırılıyordu, fakat Kasvâ hiçbirine iltifât etmiyordu. Çünkü, onun yularından Cebrâil (as) çekiyordu. Hâlid bin Zeyd’in (Ebâ Eyyûb el-Ensârî) kapısının önünde hiçbir yiyecek vs. olmadığı halde Cebrâil (as) Kasvâ’yı oraya çöktürdü.

Bunu görenler Hâlid’in yanına koşup:

“Rasûlullah’ın devesi senin evinin önünde çöktü, bu saadete sen erdin!” diye müjdeledikleri zaman, Hz. Hâlid ve hanımı sevinçlere gark olup ağlamaya başladılar.

Hz. Hâlid dışarı çıkıp hürmet ve muhabbetle Rasûlullah Efendimiz’i içeriye davet buyurdular. Rasûlullah içeri girince doğruca alt kattaki odaya gitti. Bunu gören Hz. Hâlid edebinden:

“Yâ Rasûlullah, lûtfen yukarıdaki odayı teşrîf buyurun” diye yalvardı.

Rasûlullah Efendimiz:

“Bizi ziyarete gelenler için burası daha uygundur. Hem, sendeki emâneti getir hadi” buyurdu.

Geçim derdi yakasına yapışmış, fakirlikle boğuşan Melik torunu Hz. Hâlid kendisindeki emâneti unutmuştu:

“Yâ Rasûlullah, nasıl bir emânet?”

Rasûlullah Efendimiz:

“Büyük ceddin Tûbba Esad’ın kutu içindeki mektubunu getir” buyurdu.

Hz. Hâlid’in o zaman hatırına geldi ve hemen emâneti getirip teslim etti. Efendimiz mektubu açıp okutturmadan önce şöyle buyurdu:

“Merhaba ey salih kardeş! Dinimi seçtiğini, resûl olduğumu, ümmetimden olmayı kabul ettiğini, şânı Yüce Rabbim kabul buyurdu. Ben de onu, ümmetliğe kabul ettim.” Böylece oradakiler hayretler içinde iki mûcizeye birden şâhid oldular.

Rasûlullah Efendimiz (sav) yemek yiyip, istirahate çekildiler. Hz. Hâlid ve hanımı:

“Evvellerin ve âhirlerin Efendisi, nebîlerin ve rasullerin en fazîletlisi, muttakîlerin imamı, Âlemlerin Rabbi’nin Habîbi alt katta kalsın, biz O’nun üstündeki odaya nasıl ayak basalım?”

Diyerek Rasûlullah’ın kapısının önünde derin edeb ve hayâ hisleri içinde uyumadan sabahladılar. Sabahleyin Efendimiz’e:

“Yâ Rasûlullah, lûtfen yukarıyı teşrîf buyurun, çünkü biz sabaha kadar sana ta’zîm için uyuyamadık” diyerek durumlarını arz ettiklerinde zaman, Efendimiz:

“Yâ Hâlid! Yüce Hak, seni dünyada ve ahirette muazzez, mükerrem ve muhterem eylesin…”

Efendimiz’in bu duâsıyla, Hz. Hâlid’e gösterilen hürmet ve muhabbet neredeyse hiçbir sahâbeye gösterilmedi. Rasûlullah Efendimiz Hz. Hâlid’in evinde bir rivâyete göre bir ay, başka bir rivâyete göre yedi ay kalmıştır.



[1] “Firavun” Mısır, “kisrâ” İran, “kayser” Bizans ve “necâşî” Habeş krallarının unvanı olduğu gibi tûbba da (çoğulu tebâbia) Yemen (Himyer) krallarının unvanıydı.

Hz. Peygamber’den, ''Tûbbaa küfretmeyin, zira o müslüman olmuştur''; ''Es‘ad el-Himyerî’ye küfretmeyin, zira o Kâbe’ye ilk örtü giydirendir'' meâlinde hadisler nakledilmektedir (Müsned, V, 340; Ömer Faruk Harman, “Tübba‘”, DİA, XLII, 455-456).

Bazı kaynaklar Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin Medine’deki evinin, hicretten 700 yıl önce Yesrib’e gelen ilk tûbba‘ tarafından Hz. Peygamber için yaptırıldığını kaydetmektedir. Bu rivayete göre tûbba‘ Yesrib’e geldiğinde, burada bir peygamberin çıkacağı kendisine bildirildiğinden bu evi yaptırır ve ona verilmek üzere bir de mektup bırakır. Mektupta kendisine iman ettiğini bildirmekte ve kıyamette şefaatçi olmasını taleb etmektedir. Ebû Eyyûb el-Ensârî kendisine intikal eden bu mektubu Resûlullah’a verir. Mektup okununca Resûlullah, ''Merhaba ey sâlih kardeş!'' diyerek onu selâmlar (İbn Hişâm, Kitâbü’t-Tîcân fî Mülûki Himyer, Kahire 1996; Semhûdî, Vefâü’l-vefâ bi-ahbâri dâri’l-Mustafâ (nşr. Kasım es-Sâmerrâî), Beyrut 1422/2001, s. 340-342, 354).

[2] Efendimiz 570 hicri senesinde doğdu. 40 yaşında nübüvvetle teşerrüf etti ve Mekke'den Medine'ye hicret etti. Mekke'den Medine'ye hicret etmedi. Mekke'den Yesrib'e hicret etti. Fakat, Mekke'den Yesrib'e hicret ettiği için, Yesrib, Medine oldu. Bu, çok ince bir hâdisedir. Efendimiz, teşrif etmeden önce, Medine'nin ismi Yesrib idi. Yesrib, es-serb, ''serb'' kökündendir. Helâk olmak, fâsit olmak mânâsındadır. Cenâb-ı Allah, ezelden oraya Yesrib isminin konulmasını murâd ediyor. Murâd-ı İlâhî oranın evvelâ Yesrib olması üzerine tahakkuk etmiş. Yani bir hâdiseye bakarken, hadisenin ceryanı sırasında evvelâ, olana bakılır, insanın mükellefiyeti bu andadır, bir de olduktan sonra buradaki Murâd-ı İlâhî nedir? diye ona bakılır. Mahbûb-u Hüdâ Efendimiz, Mekke'den Medine'ye hicret etmemiştir. Biraz evvel söylediğimiz gibi, Mekke'den Yesrib'e hicret etmiştir. O hicretle Yesrib, Medine olmuştur. Efendimiz geldiği için Yesrib, serb olmuştur. Yani helâk olmuştur, yani fâsit olmuştur, yani hükmü ortadan kalkmıştır. Yani küfür ve zulmet serbolmuştur. Yani küfür ve zulmet helâk ve fâsit olmuştur. Yesrib serboluşuyla, Medine'ye kâlboldu.

Taberânî; el-Medine: ''İslâm'ın kubbesi, îman ve hicretin yeridir'' diye tarif ediyor. Çok enteresan! Yani İslâm merkez olarak Medine'de mekanlaşıyor, medeniyet kisvesine bürünüyor. Efendimiz, Medine'yi Yesrib olarak isimlendirmeyi bilâhare yasaklıyor. Kendi hicret ettikten sonra: ''Kim el-Medine'yi Yesrib'le isimlendirirse, Allah'a yönelip istiğfarda bulunsun. O güzeldir, o güzeldir, o güzeldir'' buyuruyor. Yani Medine hakîki mânâda onunla yani Efendimizle menbâ-ı medeniyet oluyor.