Eyüp Sultan'da Şeyh Murad Külliyesi

Muharrem Hilmi Şenalp

06.11.2013

Eyüp Nişancası’nda, zengin tarihi hüviyeti, değişik mekânları, zengin süslemeli mezar taşlarıyla dolu haziresi, çevresindeki eski mahalle mektebi, ahşap evleri, yanı başında bir Sinan eseri olan Nişancı Mustafa Paşa Câmii ile birlikte, eski şahsiyetini muhafazaya çalışan sokakların kesiştiği meydancığa bakan «dergâh» vardır: Şeyh Murad Efendi Dergâhı…

Şeyhülislâm Dâmad-zâde Ahmed Efendi (vefatı: H. 1154, M. 1741)[1] tarafından Buhârâ’lı Şeyh Murad Efendi[2]adına medrese veya dârü’l-mesnevi olarak yaptırılmış bir Lâle Devri yapısıdır. Şimdi yerinde bulunmayan kitâbesi H. 1127 (M. 1715) tarihlidir. Bu dergâh, Şeyh Murad Efendi’nin vefatından sonra Nakşbendi zâviyesi ve Hamzavî-Melâmi tekkesi olarak faaliyet göstermiş; reisü’l meşayih Hâfız Feyzullah Efendi (vefatı: H.1284, M. 1867) zamanında diğer tekke ve zaviyelere şeyh tayin eden «meşihat makâmı» vazifesi görmüş, zamanının bir nevi «ihtisas üniversitesi» olmuştur. Külliye; mescid, semâhâne, türbe ve medrese ile yıkılan selâmlık ve harem binâlarından meydana gelmektedir. Tekkenin şadırvanı ve çeşmesi bugün mevcud değildir. Dergâhın bahçesinden geçen Kırkçeşme suları[3] isâle hattı ise, civarda bizim sayabildiğimiz dokuz adet tarihi çeşmeyi beslemektedir.

Dergâhın hazirasinde; hat san’atında İmad yolunu takip eden kitapları bugünkü Süleymaniye Kütüphanesi’nin önemli bir bölümünü oluşturan Ta’lıyk-nüvis Şeyhülislâm Veliyyüddin Efendi[4] (vefatı: H.1182, M. 1768-69): klâsik Türk musikisi üstadlarından Hüseynü’l-Hisari (vefatı: H.1236, M. 1821); hukuk âlimi Muhammed Gedûsi  (vefatı: H.1253, M.1837); büyük hattatlarımızdan Esmâ İbret Hanım (Doğ.: H. 1194, M.1780); Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn[5] Hâfız-ı Kütüb’ü Fethi Efendi (vefatı: H.1277, M.1860); aynı mektebin hattatlarından Sadullah Efendi (vefatı: H.1264, M.1847); İzzi Tarihi müellifi, hattat, vak’anüvis İzzî Efendi (vefatı: H.1168, M.1755); Yenâbi-ul-Mevedde adlı eserin sahibi Seyyid Süleyman Belhi (vefatı: H. 1294, M.1877) ve müsteşriklerin, kendisiyle görüşmek için ziyaretine geldikleri, Mevlânâ’dan sonra en uzun tasavvufi manzum eserleri veren, dergâhın son şeyhlerinden Seyyid Abdülkaadir Belhi[6] (vefatı: H.1341, M.1922) ile, kültür tarihimiz içinde önemli mevkileri olan diğer kişiler yatmaktadırlar.

Haziredeki Hamzavî-Melâmi, simidi, kâtibi, örfi kavuklar, muhtelif tarihlere âit fesler, hotozlu kadın taşları ile Kaadirî ve Nakşî tâclarının herbiri ayrı değerde birer tarihî vesika hüviyetindedir.

Derler ki; dergâh senenin 365 günü her meşrebden insana gece ve gündüz açık olup, geniş ve ufkî bir tefekkür sistemine sahipti ve zamanının yeniliklerine de öncülük ederdi. Taassubun «şeytanarabası» diye tepki gösterdiği –Türkiye’ye ilk defa gelen-üç bisikletten birisi dergâha alınmıştır. Selâmlık ve harem binaları arasında Löklanşe piliyle çalışan bir irtibat sistemi kurulmuştur. Bahçesi ise bambaşka bir âlemdir…

«.. avluyu cennet misâli tezyin eden güllerin, karanfillerin, menekşelerin ve çeşit çeşit ağaçlara mahsus çiçeklerin hafif hafif esen rüzgârla etrafa neşrettikleri güzel ve lâtif kokular, diğer taraftan selsebil-i cinân’ı andıran şadırvandan dökülen rahmet misâli suların çıkardıkları sesler…» .. ve serbestçe dolaşan ceylânlar…

Heyhat ki şimdi bu harâbeye dönmüş «duvarsız müze»de, sâdece, günümüzün umursamaz insanının geçmişe olan saygısızlığını görürsünüz.

Bugün, tarihi şehir dokularını yoketmekle vazifeli görünen «hızlı şehirleşme» hadisesi, bu çevreyi de onarılmaz şekilde kemirmiştir. Daha düne kadar revakları briketle örülmüş, medrese hücreleri işgâl edilmiş, bahçesine bir sürü gecekondu yapılmış, tuvalet kanalları hazireye verilmiş olan bu dergâhın kapıları, duvarları ve revakları yıkılmış durumdadır. Sütun başlarındaki bronz bilezikler, kimbilir ne zaman ve hangi hurdacıya satıldı? Ahşap harem ve selâmlık binalar, henüz 1977 yılında çevre sakinleri tarafından, kışlık odun temini için kıymığına kadar yokedildi. Şimdi ne temelleri belli, ne de bir iz var. Bahçede ne şadırvan kalmış, ne de güller.. Medrese odaları esrarkeşlere, duvarlar örümceklere mesken olmuş. Bir zamanlar muhrik ney sadâlarıyla inleyen kubbelerde şimdi baykuş bile ötmüyor. Odalardaki ocak önlerinde toprağı karıştırsanız, uyuşturucu ilâçlar ve morfin ampulleri bulursunuz. Herbiri nefis birer san’at numunesi olan güzelim mezartaşlarının birçoğu civar inşaatlarda kullanılmış; nasılsa kalabilenlerin de pek çoğu kırık. Zamânının gülsitânında  ince zevkimize misâl olan güller yerine, bugünün harâbezârında «kirli çamaşırlar», vurdumduymazlığımıza bayrak olmuş…

«Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perişanımıza…» Kültürümüze ve mimarî mirasımıza bizim yaptığımız tahribâtı, cihan savaşları bile yapmamıştır sanırım.

Mesele, herhangi bir yapının bugünkü acıklı durumundan ibaret değildir. Asıl mesele, bu hususda sahip olduğumuz «zihniyet»dedir. Avrupa Kültürel İşbirliği Konseyi bakanlar seviyesinde kararlar alır, sempozyumlar düzenler, «mimâri miras yılı» ilan edilir; başta Vakıflar, üniversiteler ve akademiler olmak üzere her müessese sınırlı imkanlarıyla birşeyler yapmaya çalışır; fakat kurulacak diyalogla «değer» hâlinde faydalanılabilecek bir neticeye varılamaz. Vakıfların sınırlı tahsisatıyla yaptığı restorasyonlar da böyledir.

Nitekim, yıllar süren bürokrasi neticesinde Şeyh Murad Külliyesi’nde başlayan ve gayet ağır ilerleyen restorasyon, külliye’yi belki birkaç yıl daha ayakta tutacaktır. Fakat restorasyon, yıpranmış yapıda bugün icrâ edilecek fonksiyona göre yapılmalıdır. Kaba tâmiratını bitirip binâyı kendi hâline terketmek, onun tekrar harâp olmasına gözyummak demektir. Dolayısiyle, belki de bu tip binâların hukuki statülerini yeniden ele almak icap eder. Gene Eyüp Nişancası’ndaki Şeyhülislam Mustafa Efendi Tekkesi’nin durumu bu hususdaki en canlı misâli teşkil eder. Vitraylarına kadar yenilenen yapı, tâmir faaliyeti bittikten sonra gecekonducuların elinde tekrar harâp, sarfedilen emek ve para ise ziyan olmuştur.

Mimâride incelik ve zarâfetin, edebiyat ve musikide zengin ifade ve mânâ derinliğinin, hat ve tezyinatda sabır ve asâletin, san’atın her şubesinde sadelik içinde ihtişâmın nümûnelerini verenlerin torunları bizler değil miyiz? Vârisi olduğumuz kültür mirasının değerini ne zaman farkedeceğiz? Hepsi birer birer elimizden çıktıktan sonra mı?.. Yoksa kültürümüzü, Avrupalı ressamların gravürlerinden, hâtıra olarak saklanan fotoğraflardan mı öğreneceğiz bir gün?..

Cemiyet ve kültürün dinamik değişmesi ile binâların statik mekân değeri arasında bir denge kurarak, mevcut yapıları değerlendirmek ve kullanmak icab eder. Yapılış maksadını kaybetmiş, tarihi ve mimari kıymeti olan yapılara, tabiî ve estetik çevreleri içinde yeni kullanım biçimleri bulunması lâzımdır. Bu mirasın korunması, aynı zamanda, mevcut bir ekonomik değerin muhafazası demektir.

Eyüp Sultan Câmii ve külliyesini «Dünya İslam Kültür ve Ziyaret Merkezi» hâline getirmek için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından bir proje hazırlanmaktadır. Bu teşebbüsün mali finansmanının 1982 bütçesinden karşılanması kararlaştırılmıştır. Eyüp Sultan ve çevresinde trafik akışının yeniden ele alınarak çevreye motorlu vâsıtaların sokulmaması ve yeni yaya yollarının ihdâsı düşünülmektedir. Hazırlanan projeye göre, tarihi dokuyu bozan gelişigüzel yapılar istimlâk edilip yeşil sahalar oluşturulacaktır. Projenin ismi dikkate alınırsa, civarda, başta sahâbe kabirleri olmak üzere Şeyh Murad Külliyesi, Cafer Paşa Medresesi, Şeyhülislâm Mustafa Efendi Câmii ve Tekkesi, Şeyh Şemsüddin Sivâsi Tekkesi ve Baba Haydar Câmii gibi çoğunun tamiratı yapılmış diğer tarihi eserlerden sarfınazar edilmemesi gerekir. Bu gibi yapıların «Eyüp Sultan Projesi» ve ziyaret güzergâhı içinde değerlendirilmesi büyük çapta bir yatırıma da ihtiyaç göstermeyecektir.

Şeyh Murad Dergâhı da büyün müştemilâtı ve fonksiyonel yapı gruplaşmasıyla tam bir <tekke> hususiyeti gösteren enteresan bir manzumedir. Külliyenin, hazırlanan «Eyüp Projesi»nin bir parçası olarak turistik gayeye de hizmet edecek, geçici ve dâimi sergilerin tertip edildiği, klâsik san’atlarımızdan mûsıkî, hat, tezhîb, ebrû, cild, oymacılık, tesbihcilik gibi kursların açıldığı, konser ve konferansların verildiği bir kültür merkezi olarak değerlendirilmesi düşünülebilir. Bir hayli meraklısı ve uğraşanı olduğu hâlde, sadece organize olmamak yüzünden unutulmaya yüztutmuş el san’atlarımızın, yine unutulmuş bir yapı grubunu da kurtararak, organizasyonun bu mekânlarda sağlanması mümkündür. Külliye’nin, günümüz mekân anlayışına uygun olarak, bu fonksiyona göre restorasyonu yapılabilir. Dergâhın ve yıkılan harem binasının gerisindeki geniş arâzide, değişik fonksiyonları olan, kaybolmuş has bahçe ve Türk bahçeciliği’nin çok maksatlı bir nümûnesi verilebilir.

Bahçe, Osmanlı medeniyeti ve özellikle mimarisinin «esas bünyesi içinde parçalanamaz bir unsurdur». Avrupa’daki formel bahçenin, İngiliz romantik bahçe düzeninin hâlâ korunduğu düşünülürse, «hemen bütün tezyinâtını çiçekten alan», kumaşından ebrusuna, taşından toprağına kadar nakış nakış işleyip aşılayan ve tabiatla iç içe yaşayan bir milletin böyle bir tek numunesi olmaması, tarihi, kültürel ve turistik bakımdan büyük noksanlıktır. Eski Türk bahçeleri, tabiat taklidi bahçeler değildir. Eski Türk mimârisi gibi, insan mikyâsında, zevk ve duygu mahsulü, «süsten ziyâde mantık ve faydaya ehemmiyet veren» bir anlayıştır.

Eyüp’ün çekilmez havası dikkate alınarak, daha içeride ve yüksekte olan bu yapı grubu, müzesi, kütüphânesi, özel çalışma odaları, toplantı salonu, lokantası ve Türk bahçesi bulunan bir kültür ve turizm merkezi hâlinde, eski hüviyetini koruyan yapı ve sokaklar zinciriyle, Eyüp’e kadar uzanan çizgide, tarihi kültürün bugünün anlayışına intibak sentezini yapmak üzere değerlendirilebilir. İstanbul, günümüzde olduğu gibi Bizans ve Osmanlı devirlerinde de dünyanın sayılı kültür ve san’at odaklarından olmuş metropoliten karakterde bir şehirdir. Ama bugün değil İstanbul’da, Anadolu’nun bütününde böyle bir kültür merkezimiz maalesef yoktur.

Geri kalmışlığın en mühim sebeplerinden birisi, tarihi mirasın reddi ve mâziyle olan kültür bağlarının kopukluğudur. Dolayısıyla; kaybolmak üzere olan klâsik san’atlarımızın yaşatılmasına da vesile olabilecek bu tip mimari mirasın korunup fonksiyone edilmesi,  hem ekonomik hem de inâni bakımdan önemlidir. Başka bir ifadeyle; kültür değerlerimize sâhip çıkmak, tarihi ve vicdânî borcumuzdur.

 

 

Notlar ve kaynaklar:



[1] Bânisi, Hadikatü’l-Cevâmi’ye göre Kangırı’lı (Çankırı’lı) Mustafa Efendi’dir. Hayrat kaydı, oğlu Şeyhülislam Ebü’l-hayr Ahmed Efendi’i göstermektedir.

[2] Zâkir Şükrü Efendi’nin Mecmûa-i Tekâyâ’ında « Şeyh Seyyid Mehmed Murad, el-Bukâri, en-Nakşbendi, Halife-i İmâm-ı Rabbâni-zâde Şeyh Hâce Mehmed Ma’sum el-Faûki, tekye’deki türbede medfunfdur..» diye geçer (H. 1132, M. 1719-20).

[3]« Kırkçeşme suları» Mimar Sinan tarafından bendlerden getirilmiş, başlı başına ayrı bir tetkik mevzuu olacak büyük bir mimâri faaliyettir.

[4] Veliyüddin Efendi 75’nci şeyhülislamdır. Ta’lıyk hattının büyük ustalarındandır. Bugün at yarışlarının yapıldığı hipodrom O’nun adıyla anılır. Lâle merakıyla da tanınmıştır.

[5] Mühenfishâne-i Berrî-i Hümâyûn, 1772’de açılan Mühendishâne’nin devamı olarak 1795’de Üçüncü Selim tarafından kurulmuş ve gelişerek bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi’nin esâsını teşkil etmiştir.

[6] Seyyid Abdülkaadir Belhi, Türkçe manzumelerini bazen Anadolu, bazen Çağatay lehçesiyle yazmış; şiirlerinde «Gûlâm-ı Kaadir, Kaadir-i Hikmet be Belhi»  mahlaslarını kullanmıştır. Sekiz eseri vardır. Divân’ı hariç olmak üzere eserlerinin tamamı 33598 beyittir. Kendisi aynı zamanda da iyi bir hattatdı.

[7] Bahâ Doğramacı, Kemâli Divanından Aşk Sızıntıları, İstanbul 1977.

 

  • Zakir Şükrü Efendi, Mecmûa-i Tekâyâ. Hazırlayanlar: Mehmed Serhan Tayşi, index ve mukaddime: Dr. Clauss Kreiser, Freilburg 1980.
  • Tahsin Öz,  İstanbul Câmileri, C. 1
  • Cemâleddin Server Revnakoğlu, Şeyh Murad Dosyası, Galata Mevlevihânesi Arşivi.
  • Hafız Hüseyin Efendi bin Hacı İsmâil Ayvansarâyi, Hadikatü-l Cevâmi, C.1
  • Muzaffer Erdoğan, «Osmanlı Devrinde İstanbul Bahçeleri»,  Vakıflar Dergisi Sayı : 4, Ankara 1957
  • Abdülbâkıy Gölpınarlı, «Dününü Bilmeyen, Yaşayan bir ölüdür ancak» Milliyet Gazetesi, 19 Eylül 1975, Sf.2
  • Refi’ Cevad Ulunay, «Harâbeler», Milliyet Gazetesi, 31 Ocak 1966, Sf. 2