Kula, Lale Dergisi (Temmuz 1984)

Muharrem Hilmi Şenalp

17.08.1984

“Batı Anadolu’nun bağrında, Kara Divlit Tepesi’nin eteklerinde, kar, yanık bir bölge vardır: Eski çağlarda bile bu yanıklığı dikkati çektiğinden, Kula civarında, “yanık mevki” mânâsına Karakekomene  demişler. Bugün çevredeki kraterler taze şekilleriyle görülmekte ve arazinin meylini takip eden lâvlar sanki yeni akmış intibaını vermektedir.  Gölde Köyü  üzerinden kaplıcalara doğru uzanırsanız, volkanik indifaın nerelere ulaştığını vâdi boyunca görür, Kara Divlit’in haykırışını duyar gibi olursunuz”

Kula isminin menşei hakkında çeşitli rivayetler dolaşır. Bazı tarihçiler Kal’a kelimesiyle yakın alâkası olduğunu; bazıları, Lidya’da adı geçen Koloe şehrinin Kula olduğunu söylerler. Bizans tarihinde Küle; Germiyanoğlu İkinci Yâkub Çelebi’nin yaptırdığı Kütahya Vâcidiye Medresesi giriş kapısı üzerindeki taş vakfiyede ise, Güldi veya Küldi olarak geçer.

Kula’nın kurulduğu arazinin volkanik olması sebebiyle, Evliyâ Çelebi’nin sevimli yakıştırmalarında olduğu gibi,  Küldi, yâni Küldü imlâsına bakarak, Kula’nın “kül” asıllı olduğunu biz de söyleyebiliriz!

Lidyalılar Kula’nın ilk sakinleri olarak bilinir. Daha sonra Persler’in, Büyük İskender’in, Selefkoslar’ın, Bizans’ın ve nihayet Selçuklular’ın hâkimiyetleri görülür. Beylikler devrinde, Germiyanoğulları’ndan Yakub bin Alişir, merkezi Kütahya olan Germiyanoğlu Beyliği’bi kurar. Kula bu sıralarda Beyliğe dâhil küçük bir kasabadır. Kızını Şehzâde Bayezid’e veren Germiyanoğlu Süleyman Şah, Kütahya ve civarını Osmanlılar’a “çeyiz olarak” terk eder ve Kula’ya çekilir. Daha sonra “bey” olan İkinci Yakub Çelebi bu yerleri geri alır. Bir ara Yıldırım Bayezid, Saruhan, Aydın ve Menteşe beylikleriyle beraber bu havâliyi de Osmanlı mülküne dâhil eder. Germiyan toprakları Yıldırım Bayezid’in Ankara mağlûbiyetinden sonra tekrar İkinci Yakub Çelebi’ye verilmişse de, Yakub Çelebi İkinci Murad’la görüşerek, ölümünden sonra bu toprakların Osmanlılar’a geçmesini vasiyet etmiş, böylece, Kütahya çevresiyle birlikte Kula 1429’da tamamen Osmanlı mülkü olmuştur. Bugün Manisa’nın ilçesi olan Kula, Ege Denizi kıyılarını Anadolu içlerine bağlayan eski “Büyük Kral Yolu” üzerindedir. Osmanlılar zamanında da, Ankara-Eskişehir ve Kütahya yoluyla İzmir’e geçiş Kula üzerinden olmaktaydı.

Osmanlı mülkünde neredeyse çiğnemediği toprak bırakmayan Evliyâ Çelebi’miz Kula’ya da uğramış..

“Seyehatnâme”sinde Kula’dan, “… bağlı ve bağçeli bir ferah-efzâ yerdir ve cümle sekiz mahalle ve binikiyüz toprak örtülü mâmur ve müzeyyen hâne-i zibâdır. Cümle yirmidört mihrabdır ve cümle ikiyüz dükkândır. Âb u hevâsı gayet latif… elvan kilimleri meşhurdur..”  diye bahseder.

Mahalle merkezlerinde câmiler ve çeşmeler bulunmaktadır. Sokaklar dardır, intizamsızdır; ama âhenksizlik içinde bir âhengi vardır. Mütevâzı fakat vakur bir haşmet, her sokak ve dönemeçte hayret… Bâzen geniş saçaklar uçar gibi; bâzen çıkmalar birbiri üzerinden kayar gibi; bâzen birbirine bakar gibi; bazen de, baş başa vermiş sohbet ediyorlar gibi…

Sokaklarda, duvar diplerinde “kayrak taşları” bulunur. Ortada ise meyillerin birleştiği yerde taşlar üzerinden yağmur suları akar. Hemen her köşe başında yangın musluğu var. Duvarlar, derzleri kireç, renkleri griden siyaha kadar, hafif ama çok sert volkanik taşlardan, sıvalar samanlı çamurdan…

Mimari tasarım, prizmalarla oynar gibi sadece birtakım kare veya dikdörtgen mekânları fonksiyonlarına göre yanyana getirmekten ibaret değildir. İnsan, tasarımda plan tertibiyle beraber, mekân değeri, estetik unsurlar, malzeme seçimi ve uygulama tekniğinin de nasıl birlikte düşünülmesi gerektiğini Kula’da yaşıyor. Evlerde, mimari unsurların tasarlama esnekliğine hayran olmamak mümkün değil.

Evlerin çoğu dış sofalıdır, bir kısmı da iç sofalı.. Alt katta avluya bakan depolar, ahır, mutfak, çamaşırlık ve ocak bulunur. Bâzen bunlar avlu içinde tek katlı ayrı bir binâdır. Avlu, bahçe ve sofa’nın günlük hayatta büyük ağırlığı vardır. Sofa, yâni hayat, dış ve iç mekânlar arasında bir geçit mekânı olmaktan başka, yazın sağladığı iklim şartları sebebiyle de açık havada oturma ve yaşama imkânı verir. Kadın’ın ev içi faaliyetinin çoğu burada geçer.

Bâzen evler hürmetkâr, penceresizdir: Karşı komşuyu rahatsız etmesin diye… Direklerle avluya taşılır: Hayat-altı gölgelik olsun diye… Bâzende sofaya ilâve, köşk şeklinde oturma yeri yapılır. Yön müsâid değilse, altları kapalı, çıkmalar üçgendir. Çünkü hayat mutlaka avluya ve Güney’e bakacaktır. İkinci derece deprem alanına giren Kula’da evlerin zemin katları yığma taş, üst katlarıysa ahşab karkas sistemdir. Kayrak taşı döşeli avludan hayat’a açıktan, bir veya iki düz merdivenle çıkılır.

İmbat’ı alacak şekilde Güney’e açılan sofanın kuzeyine odalar dizilmiştir. Hayat’dan seki’ye, oradan da kökş’e çıkabilir. Bâzen zeminden biraz yüksekte bir ara-kat vardır. Merdiven tiplerinde, kodların ayarlanmasında ve diğer mimari unsurlarda görülen çeşitli çözümlere ve tasarlama esnekliğine hemen her evde rastlanır. Herhangi bir odada fazla dolaba ihtiyaç varsa, bu, cepheden bile hissedilir. Çünkü duvar itilmiş, dolap çıkıntısı bir “cephe elemanı” olmuştur. İç mekân düzenini, hayat’daki kodları, cepheden hemen okumak mümkündür.

Kula’nın isimsiz ve diplomasız mimarları, düşüncelerindeki isâbeti hayâllerindeki zarâfetle birleştirmişler… Form ve ihtiyaç hep birlikte mütâlaa edilmiş. Hemen bütün Türk evlerinin müşterek karakteri olan “içeri dönük” bir sistem… Dışarıdan mütevâzı bir görünüş, fakat içeride fevkalâde değişik mekânlar ve hareketli bir hayat… Tavanlar bâzen düz, bâzen tekne tavan, ekseriye çıta taksimatlı; bâzen çark-ı felek şeklinde, bâzen geçmeli, göbekli veya aynalı.. Yazılı tavanı olan da var: Çolaklar Evi’nin  başodasında “Ashab-ı Kehf”in isimleri okunur. Bu çeşit tavan bütün Türk evlerinde bile nadir bulunur. Odaların duvarları dolap ve raflarla doludur. İhtiyaca göre, yüklük, çubukluk, testilik, peşkirlik, lâmbalık veya tembeldeliği gibi adlar alırlar. Dolapların iki tarafında “gözenek”ler olur. Bâzen dolaplar “gusülhâne” olarak tertiplenmiştir. Türk evlerinin klâsiği “pah’lı köşe”ler, sekilik, çişler, tepe pencereleri, her odada ocak, Kula evlerinde de vardır.

Kula, mâzisinde hiç de öyle büyük ve ehemmiyetli bir merkez olmamış. Dolayısıyle insan, muhteşem bir kültürün bir kasabada bile ne şekilde tezâhür ettiğine şaşıyor. Palanduzlar Evi’inde, merdiven üstündeki şu taht (Resim : 5), Boğaz’ı seyretmek için İstanbul’da yaptırılmış değil!.. Bir kasaba evinde, hayat’dan tabiatı keyifle seyretmek için yapılmış… Resim:17, 18, 19’daki oda, Topkapı Sarayı Harem Dairesi’nden bir köşe değil; Kula’da Keleşler Evi’nin başodası! En mütevâzı evlerin kapıları bile “Kula’nın klasiği” dedirtecek şekilde, geçmeli ve aynalıdır (Resim : 16). Zaman içinden ve tecrübeden süzülüp gelen bir yapı bilgisi ve estetik… Asâlet, ama tevâzu’.. İnce ve zarif bir zevk, ama sadelik.. İhtişamı ve süsü hep içe dönük. Çünkü Albert Gabriel’in teşhis ettiği gibi, “Türkler süsü kendi zevkleri için yaparlar, gösteriş için değil…”.

Hayat’ın yükseltilmiş kısmına mahalli şiveyle “yümsek hayat”; kiremit’e “künk” diyorlar. Kanalizasyon derdi yok. Evlerin yapıldığı arâzinin volkanik olması sebebiyle sular doğrudan toprağa veriliyor. Bu tabii kanalizasyon sistemine “çağ” deniliyor. Başodaya “yâren odası” da denilmesi, arkdaşlık ve dostluğa verilen değerin ifadesi.. Avlu kapısını araladığım evde, tatlı bir ihtiyarın, düzgün İstanbul şivesiyle, “sebeb-i ziyaretiniz beyefendi?” suâlini, bir kasabada bile olsa, böyle heyecan verici mimari mekânlarda duyunca hiç yadırgamadım doğrusu.

İnsan, akıp giden zamânın neleri beraberinde götürdüğünü, tarihi şehir dokularında mimariyle birlikte mahalli kültürü de kokladığı zaman hissedebiliyor. Eskiden “meydan sofrası” kurulurmuş.. Üç nesil birarada, aynı tasa kaşık çalarlarmış. Evin, hayat’ın her köşesi neş’e ve ses verirmiş… Şimdi böyle “pederşâhi” aile düzeni kalmadı. Evlerin çoğu bugünün hayat tarzına büyük geliyor. Bir kısmı da tamâmen boş. Ya hayat altına oda ilâve edip üst karları terkediyorlar; yâhud hayat’ı kapayıp “salon”(!) yapıyorlar.. Pencereler bozularak “moderni” takılıyor.. Cepheler, eflâtun, yeşil gibi olmayacak renklere boyanıyor. Güzelim ahşab kapılar, demiriyle değiştiriliyor…

Doğrusu insan, aynı milletteki bu kültü ve zevk yozlaşmasını bit türlü hazmedemiyor. Bütün kültür mirasımız gibi Kula da eski hüviyetini kaybediyor. “Tarihi eserdir” diye tescil edip, “korunsun” demek yeter mi? Tedbir ve teşvik gerekiyor.. Yol gösterici teknik eleman gerekiyor.

Üzerinde dikkatle durulması lâzımgelen mevzû şudur: Tarihi binaların yakılıp-yıkılması veya zamânın tahribine terkedilmesiyle sadece binalar yokedilmiyor, muhteşem bir kültür ve medeniyetin canlı şâhitleri de ortadan kaldırılmış oluyor. Kültürün devamlılığı ve yeni sentezler için korunması bir tarafa: mimari miras, âid olduğu devrin sosyal hayatından kesitler verir. Çünkü mimari, bir cemiyetin aynası ve şekli lisanıdır. Osmanlı dini ve sivil mimarisindeki sıcak ve yumuşak hatlar da, o devrin karakter ve beşeri münasebetlerinin aynasıdır. Bir cemiyetde ne zaman kaos başlarsa, mimaride de bunun tezahürü görülür. Kendi kendini tekrar eden ve yenilemeyen bir kültür yozlaşmaya ve nihayet yokolmaya mahkûmdur. Nitekim Osmanlı medeniyetinde de böyle olmuş, aslî kültür yerine, devşirme, “ithal kültür” ikame edilmiştir.

Diğer memleketlerdeki koruma faaliyetinin yüz seneyi aşan bir mâzisi ve sıhhatli bir temeli olmasına rağmen, bizde henüz tesbit ve tescil çalışmalarının dahi tamamlanmamış olması acıdır. Kullanıcı ihtiyaçlarına cevap veremeyen evlerin hayatiyetini sağlamak için, bugünkü yaşama şartlarına uygun, kullanılabilir yeni fonksiyonların verilmesi gerekir. Aksi hâlde bu binâlar terkedilmeye ve harab olmaya mahkûmdurlar. Münferid binâlar olsun, çevresi bozulmamış kompleksler veya “sit ölçeği”nde olsun, sınırlamalar yerine pozitif plânlamayla sıhhîleştirmeye gidilerek, o merkez veya mekânda yaşayanların her türlü ihtiyaçlarına cevap verecek çözüm şekilleri bulunmalı ve tatbik edilmelidir. Bilhassa sit ölçeğindeki korumanın, tek bir evdekinden veya bina gruplarından çok daha karışık ve çeşitli problemleri vardır. Dolayısıyla koruma anlayışının da, bütün mevzuâtı ve geniş tekniği bulunan, uyum içinde bir organizma gibi olması lazımdır.

Kula, zengin tarihi mirası, tabiî güzellikleri, arazinin volkanik görünümü, civarında Ihlara Vâdisi’ni hatırlatan manzaraları, 18 km uzağındaki Selendi Emir Kaplıcası, tütünü, üzümü, madensuyu, halısı ve dokumacılığıyla büyük bir turizm merkezi olmaya namzet âtıl bir potansiyeldir. Şu ezelî hastalığımız “ihmâl ve umursamazlık” olmasa, Anadolu, bu muhteşem laboratuvar, değerlendirmesini bilene ne terkipler verir. Büyük yatırımlar mı?.. Hayır!..  Kulalı’nın kendisi “teşne” zaten. Bunu için hazır bir vakıf bile kurmuşlar. Yol göstermek kâfi…

Kula’dan bahsederken Şair Eşref’i hatırlamamak mümkün değil. 1896- 1897 yıllarında kısa bir müddet Kula’da “kaimmakam” lık yapan Eşref, kimbilir hangi sebeble şöyle diyor:

“Eşref – âsâ olmasın mesken KULA hiçbir kula,

Ney gibi hicrinle Mevlânâ hemişe inlerim;

Bir zaman gülşende dinlerken nevâ-yı andelib,

Şimdi bir virânede baykuş sadâsı dinlerim.”

 

Kanaatimizce Kula o tarihlerde hayli mâmur olmasına rağmen Eşref’e böyle şikâyet ettirmiş. Bugünkü hâlini görseydi, hicvin büyük ustası neler söylerdi kim bilir?

 

Kaynaklar :

- Evliya Çelebi, Seyehatnâme, C. 9, İstanbul, Devlet Matbaası 1935

-“Germiyanoğulları”, İslam Ansiklopedisi, C. 4, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi 1945

- Uzunçarşılı, İ.H.,  Bizans ve Selçukilerle, Germiyan, Osman Oğulları Zamanında Kütahya Şehri, İstanbul, Devlet Matbaası 1932

- Tosun, İ.,  Tarihi, Sosyal, Kültürel ve Turizm Yönleri İle Kula, Abajoli Matbaacılık ve Tic. Koll. Şti. 1969

- Tosun, Y., Milli Mimarimizde Kula Evleri, İzmir Ticaret Matbaacılık T.A.Ş. 1968

- Fersan, Nur,  Küçük Anadolu Kentlerinde Tarihsel Dokunun Araştırması, İTÜ Mimarlık Fak. Baskı Atölyesi, 1960