Süleymaniye'nin Şahsında Bir Medeniyet Telâkkisi

Muharrem Hilmi Şenalp

21.12.2006

Yüzakı Dergisi'nin Y. Mimar Hilmi Şenalp'le yaptığı röportaj:

Öncelikle Süleymaniye'yi meydana getiren âmiller nelerdir, Süleymaniye niçin ve hangi sebeplerle inşâ edilmiştir, hedef nedir?

Mesele, mücerred olarak Süleymaniye değil. Süleymaniye'yi meydana getiren âmiller zaten Süleymaniye ile beraber başka eserleride vücûda getirmiştir, işin özünü zaten, onu meydana getiren âmiller, daha doğru tabirle medeniyetimize tesis eden tesirler oluşturmaktadır. Süleymaniye bir bütün olarak bakıldığında bir medeniyet tasavvurunun ve alem idrakinin yansımasıdır. Bu medeniyet eşyaya nasıl bakar? Yani mesele Hazret-i Âdem'den itibaren, Nûr-u Muhammedî'nin, bütün peygamberlerden Efendimiz'e kadar intikâl edip, onun da bu medeniyetin temellerinin tesisi ve tarifi hâdisesidir. Süleymaniye'nin şahsında mündemiç olan edebiyatından mûsıkîsine, mimarîsinden kitabî sanatlarına kadar, hemen bütün sanat dallarında zaten bu terennüm edilmiştir, ortaya konmuştur. Mesele, gelip medeniyet noktasına dayanır. İşin özü nedir? Cenâb-ı Allah, bilinmeyi dilediği için, kendi zâtından, zâtına tecellî edip, Nûr-u Muhammedî'yi yarattıktan sonra, o Ahmedî sır, Hazret-i Âdem vasıtasıyla Efendimiz'de son bulmuştur. Onun için Efendimiz, Hâtemü'l-Enbiyâ'dır. Hakikî sahip olarak en önce ve en sonra o Nûr-u Muhammedî kendisinde temessül etmiştir. Allah (c.c) ''Levlâke levlâk lemmâ halaktü'l eflâk'' yani ''Sen olmasaydın, habibim kâinatı halketmezdim'' fermanında bulunuyor. Yani yaratılış sebebi ve insan. İnsan kim? Kâmil manasıyla insan. O kim? Efendimiz'in bizâtihî kendisi.

Meselâ Yâ-Sîn sûresi kalb-i Kur'ân olarak bilinir. Zübde-i Furkân, kalb-i Kur'ân diye geçer. Yâ-Sîn ne demek? Ebced değeri itibariyle sîn 60'tır. Ebced hesâbında Âdem 45, Havvâ 15'tir. Toplarsan 60 eder. Oradaki mesele insanlıktır, yani kadın, erkek bütün insanlığa hitap edilir. Ama bunun özü ve aslı da bizâtihî, Efendimiz'in kendi zâtıdır. Burada enteresan bir hususu da zikredelim. Hz.Mevlâna'nın Mesnevi'si ''Dinle neyden'' diye başlar. Ney kelimesinin ebced değeri de 60'tır. Neyden murad insandır ve üzerinde yedi delik vardır ki tasavvuftaki nefsin yedi makamını işaret eder.

Efendimiz 570 hicri senesinde doğdu. 40 yaşında nübüvvetle teşerrüf etti ve Mekke'den Medine'ye hicret etti. Mekke'den Medine'ye hicret etmedi. Mekke'den Yesrib'e hicret etti. Fakat, Mekke'den Yesrib'e hicret ettiği için, Yesrib, Medine oldu. Bu, çok ince bir hâdisedir. Efendimiz, teşrif etmeden önce, Medine'nin ismi Yesrib idi. Yesrib, es-serb, ''serb'' kökündendir. Helâk olmak, fâsit olmak mânâsındadır. Cenâb-ı Allah, ezelden oraya Yesrib isminin konulmasını murâd ediyor. Murâd-ı İlâhî oranın evvelâ Yesrib olması üzerine tahakkuk etmiş. Yani bir hâdiseye bakarken, hadisenin ceryanı sırasında evvelâ, olana bakılır, insanın mükellefiyeti bu andadır, bir de olduktan sonra buradaki Murâd-ı İlâhî nedir? diye ona bakılır. Mahbûb-u Hüdâ Efendimiz, Mekke'den Medine'ye hicret etmemiştir. Biraz evvel söylediğimiz gibi, Mekke'den Yesrib'e hicret etmiştir. O hicretle Yesrib, Medine olmuştur. Efendimiz geldiği için Yesrib, serb olmuştur. Yani helâk olmuştur, yani fâsit olmuştur, yani hükmü ortadan kalkmıştır. Yani küfür ve zulmet serbolmuştur. Yani küfür ve zulmet helâk ve fâsit olmuştur. Yesrib serboluşuyla, Medine'ye kâlboldu.

Taberânî; el-Medine: ''İslâm'ın kubbesi, îman ve hicretin yeridir'' diye tarif ediyor. Çok enteresan! Yani İslâm merkez olarak Medine'de mekanlaşıyor, medeniyet kisvesine bürünüyor. Efendimiz, Medine'yi Yesrib olarak isimlendirmeyi bilâhare yasaklıyor. Kendi hicret ettikten sonra: ''Kim el-Medine'yi Yesrib'le isimlendirirse, Allah'a yönelip istiğfarda bulunsun. O güzeldir, o güzeldir, o güzeldir'' buyuruyor. Yani Medine hakîki mânâda onunla yani Efendimizle menbâ-ı medeniyet oluyor. İşte Süleymaniye'yi meydana getiren âmil de bu. Efendimiz Medine'ye hicret ettikten sonra ne yapıyor? Evvelâ, Mescid-i Nebevî'yi inşâ ediyor. Mescid-i Nebevî'yi inşâ ettikten sonra, orası işte bir muhabbet menbâı olarak, bir medeniyet menbâı olarak, Emevîler, Abbasîler, Selçuklular, Osmanlılar yoluyla Osmanlı coğrafyasına kadar geliyor. Süleymaniye yapılıyor ve bugüne kadar o mabet bir abide olarak kavi bir şekilde orada duruyor. Bu medeniyet-i Muhammediye'dir veya devlet olarak bakarsanız, Devlet-i Muhammediye'dir. Devam eden bir devlet-i ebed müddettir. İsimler değişir, işin özü değişmez.

Süleymaniye'nin hangi temeller üzerine kurulduğunu söyledik. Peki, Süleymaniye mimarî açıdan öncesi ve sonrası göz önüne alındığında nasıl bir konuma sahiptir? Süleymaniye ile birlikte öncesinde olmayan ne vardır ve sonrasında değişen ne vardır?

Mimarî aslında küllî bir sanattır. Mücerred bir sanatın ötesinde küllî bir sanattır ve o küllî oluşuyla da mücerred olmuştur. Mimarî sanatında öncelikle ses ve akustik vardır. Hak Tealâ Hazretleri Kûn emriyle tecelliyat aleminin kapısını açtı. Bu çok mühim. Cami mekânı ve cidarı külliyen kâinatın remzidir. Bu mevzûya girmeden evvel şunu söyleyelim; meselâ Arablar mescit tabir ederler. Yani sücûd edilen mahâl, mescid diye kullanılır. Ama Osmanlı'da daha çok cami kelimesi tercih edilmiştir. Bu, daha evvel yok muydu? Kullanılıyordu. Meselâ, Mescid-i Cuma tabiri kullanılır veya Cuma Camii tabiri kullanılır. Şam'da 730'lu yıllarda yapılan Mescid-i Nebevî'den sonraki büyük cami, Cami-i Emeviyye'dir. Peki neden ''cami'' kelimesi tercih edilmiştir? Çünkü artık orada siz bir iddia ortaya koyuyorsunuz. Yani bir medeniyetin, bütün âmillerini, bütün kültür ve sanatını orada tecessüm ettiriyorsunuz. Ne ile ettiriyorsunuz? Tezyinâtı ile ettiriyorsunuz, halısıyla ettiriyorsunuz, orada içeriye koyduğunuz rahleyle, yazdığınız Kur'ân'la, cami mûsıkîsiyle, ibadet şekliyle, bütün madde ve manasıyla, suret ve siretiyle bir medeniyetin, bütün hamûlesini yüklenen bir binâ oluyor. Bu yüklenmesiyle de umumi manada şehrin, mahallenin kısacası hayatın merkezi cami, bütün bir medeniyeti cem eden merkez bir binâ hüviyetine giriyor. Şimdi bu, Mescid-i Nebevî'den, Süleymaniye'ye kadar intikâl eden bütün cami mimarîsinde veyâhut sivil mimarîde, mütemâdiyen bir terakkî var. ''O'', yani ''öz'', ''Nûr-u Muhammedî'', Muhammedî medeniyetin özünü nasıl terennüm eder, nasıl temessül ettiririz? endişesi var. O, Süleymaniye'de zirveye oturmuştur.

Bizim şehir anlayışımızda cami nasıl bir yere sahip olmuştur?

Bizim medeniyetimizin, Türk-İslâm medeniyetinin kalbi camidir. Şehrin meydanı camidir. Ayriyeten batıdaki mânâsıyla Roma'daki gibi, Milano'daki gibi, Paris'teki gibi, mesela Venedik San Marco Meydanı vesâire gibi meydanlar yok. Cami medeniyetidir bizim medeniyetimiz. Şehrin meydanı caminin avlusudur. Onun için avlu vardır. Oralarda eskiden arzuhâlcisinden tutun, ayakkabı tamircisine ve tesbihçisine kadar birçok meslek erbabı orada bulunurdu.

Mesela külliyeler bu noktada önemli bir görev üstlenirler. Bir insanın bütün ihtiyaçları orada mündemiç olduğu için ''külliye'' tabiri kullanılmıştır. Şimdi şehir yapısına baktığımızda merkezde cami var. Yanında medreseleri var. Meselâ Süleymaniye'de Evvel Medresesi var, Sânî Medresesi var, Sâlis, Râbi... Yani birinci medrese, ikinci medrese, üçüncü medrese! Birinde hadis ilmi terennüm ediliyor, öbüründe tefsir ilmi. Dâru'l-Kurrâ'da Kur'ân tedris ediliyor. Diğer medreselerde, diğer tabiat ilimleri vs. görülüyor. Ondan sonra tâbhânesi var, misafirler geliyor. Başka şehirlerden gelen ilim erbabı yani bugünün akademisyenleri orada kalıyor. Darüzziyafe'den, imaretinden yemek yiyorlar, Dârüşşifâ'sı var, hastalar geliyor. Hamamı var, arastası (çarşısı) var. Bir külliye hâlinde, bir insanın, bir şehrin ne kadar ihtiyacı varsa, oranın bir câzibe, bir çekim merkezi olabilmesi için icâbeden hemen herşey orada. Bir müslümanın günlük hayatı göz önüne alındığında, sanki içeriden dışa doğru açılan bir halkalar zinciri söz konusu. Sanki o şahsiyet, kendi iç dünyasında ferdî tekâmülünü tamamlıyor ve ictimai hayata dahil oluyor. Cami, ondan sonra külliye, daha sonra arastası böyle genişleyen bir halka var. Meselâ; Süleymaniye'yi tahlil edelim. Süleymaniye'nin etrafındaki medreselerle Süleymaniye arasında alçak bir duvar var. Dış avlunun kapısından içeriye girdiniz. Bahçeye geldiniz. Bahçede cami karşınızda, siz dışarıdaki bir duvarla cami arasında, şöyle bir dünya ile irtibâtınızı orada kesiyorsunuz, asude bir başka iklime geliyorsunuz. Sonra ikinci halkaya dâhil oluyorsunuz, iç avluya giriyorsunuz. Orada daha bir başka boyut var. Kemerler, kubbeler var, ortada şadırvan var. Oradan içeriye dâhil oluyorsunuz mescide daha alçak bir kapıdan giriyorsunuz. Muazzam bir mekâna açılıyorsunuz. Caminin cidârı, külliyen kâinatı sembolize eder ve o caminin cidârının içerisinde de insanla kâinat arasındaki münasebet neyse, caminin cidârıyla insan arasındaki münasebet de odur. İşte Süleymaniye'de de, Edirne Selîmiye'de de böyle. Yani bu medeniyetin bütün hamûlesini cami olan, Selâtin camilerinde, medeniyetin bütün enmûzecini ortaya koyan bu tür sembol binalarda, bütün bunlara riâyet edilmiş, dikkat edilmiş, rikkat gösterilmiş, her şey yerli yerinde, tariflenerek yapılmış. Yani, hazmedilmiş bir malûmatla inşâ edilmiş. Yani aşkla, irfanla inşâ edilmiş binâlar bunlar.

İrfanla inşâ edilmiş binâlar, yapılar dediniz. Bunların hepsi ölçü dâhilinde yapılmış ve ölçülü olarak yansıtılmış. Bu harika vasıflar arasında Süleymaniye'deki mimarî ve tezyinî unsurların sembolik anlamları nelerdir, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bir defa Süleymaniye ve Selimiye camilerinde nispet olarak kullanılan ölçü birimi arşın o zamanki tabiriyle Vâhid-i kıyâsî, yani kıyas birliği, şu andaki tabirle birim. Vahid-i kıyâsî arşındır ve sütun başlıklarının genişliğidir. Bu bilgilerden hareket edersek, mesela Süleymaniye ve Selimiye'de nispetleri incelediğimizde, Selîmiye'de kubbeyi taşıyan sekiz ayağın merkezlerinden geçen dairenin çapı 45 arşın. 45 Âdem kelimesinin karşılığıdır. Kubbe kenarı zeminden 45, minare alemi ise buradan itibaren 66 arşın yükseklikte. 66 ebced hesabıyla Allah ismine tekâbül eder. Süleymaniye'de kubbe üzengi seviyesi 45, kubbe alemi ise 66 arşın yüksekliktedir. Yine aynı ölçü ve semboller söz konusudur.

Şeyh Gâlib:

''Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.''

''Sen kendini küçük görme, âlemin özüsün, zübdesisin. Kâinatın gözbebeği olan insansın sen.''diyor. Onun için Mimar Sinan merkeze insanı almak sûretiyle 45 arşınlık bir daire üzerine inşâ ediyor Selimiye'yi. Süleymaniye'nin irtifâını ona göre tayin ediyor. Çünkü Kâbe' de basit bir taş binadır ama, Cenâb-ı Allah'ın zâtını sembolize ettiği için, oradaki Kâbe ile insan arasında nasıl bir muârefe ve münasebet varsa, aynı muârefeyi inşâ ettiği camide de bir şekilde ortaya koymaya çalışıyor. Selimiye'de tam kubbenin irtisâmında (izdüşümünde) yapmıştır müezzin mahfilini ve müezzin mahfilinin ölçüleri, Kâbe'nin ölçülerinin tam yarısı kadardır. Bunlar hep düşünülerek yapılmış hesaplar. Medeniyet kolay vücûda gelmiyor. Yine Tezkiretü'l-Bünyan'da Süleymaniye hakkındaki Tezkiretü'l-Bünyan mâlum Mimar Sinan'ın arkadaşı Sâi Çelebi tarafından Mimar Sinan'ın ağzından yazılıyor. Sâi Çelebi kaleme alıyor, diyor ki:

''Oldu Kâbe bu câmî-i mevzun,
Çâr-ı yâr oldı anda çâr sütun.
Çâr rükn üzre hâne-i İslâm,
Çâr-ı yâr ile buldu istihkâm.
Umarım ola bende-i zâre,
Bunların yüzü suyuna çare.''

Bu mevzun cami, Kâbe misâl oldu, burada dört sütun üzre istihkâm oldu, diyor ve dört ayağı cihanyâr-ı güzine nispet ediyor. ''Ol camii şerîfin kübabları (kubbeleri) deryây-ı letâfetin (letâfet deryalarının) hababları gibi (habbecikleri gibi) zeyn olup kubbe-i âlîsi (yüce kubbesi) âsumân-ı girdâr ve âlem-i zernigâr-ı üzerinde mihr-i pür-envâr (nurlar saçan bir güneş gibi) rûşen-i bedîdâr ve minareler ile kubbe, Kubbetü'l-İslâm olan Habîb-i Muhtar ile misâr-ı ciharyâr vâkî olmuş idi''. Yani Habîb-i Muhtar Efendimiz'in isimleri ile ciharyârın isimleri burada vâkî oldu, diyor.

Mesela; bu tarifi tahlil ettiğimizde, Ebûbekir (231); Ömer (310); Osman (661); Ali (110)'na tekâbül ediyor, ebced hesabıyla. Toplamı: 1312, bunu dörde taksim ettiğiniz zaman 328. Muhammed ism-i şerîfinin karşılığı olan 92'yi buna ilâve ettiğimiz zaman 420 oluyor. Yani ciharyâr kelimesinin karşılığı da ebced değeri olarak 420'ye tekâbül ediyor ki, bunu kendi metninde gayet açık beyân edip bizzat kendisi Sâi Çelebi'ye yazdırmış. Bir şairin böyle bir teferruatı bilmesine imkân yoktur. Bu biraz önce bahsettiğimiz medeniyeti, nasıl terennüm ettiğini ortaya koyuyor. Orada kullandığı taş, artık taşlıktan çıkıyor, o taşlar konuşuyor. Ana kubbede tercih ettiği âyet meselâ; kubbeye Fâtır Sûresi'nin 41'inci âyeti yazılıyor, Karahisârî tarafından, âyetin meâli şu: ''Allah zevâl bulmasınlar diye gökleri ve yeri tutmaktadır. Andolsun ki zevâl bulsalar, kendisinden sonra artık onları kimse tutamaz. Şüphesiz o Halîm'dir, çok bağışlayıcıdır.'' Burada kâinat tarifi yapılıyor ve camiin cidârının kâinatın remzi olduğunun altı çiziliyor. Onun da bâlâ noktası, en üst noktasına bu âyet-i kerîmeyi yazıyor, yani kâinatın misâli olarak, orada bu âlemin küçük bir numûnesini veya maketini inşâ etmeye çalışıyor.

Bunun yanı sıra Süleymaniye'nin siluetine karşıdan bakıldığında caminin iki yanından yer ile caminin kubbesindeki aleme birer çizgi çizildiğinde bu zaviyenin zeminle yaptığı açı 52 derecedir. 52 derece nasıl bir açıdır? 52 derece bir avuç kumu elinize alıp da yavaşça akıttığınızda, yerçekiminin tesiriyle yatayla oluşturduğu açı yine 52 derecedir. Bunu yapmak sûretiyle sağlamlığı ve depreme dayanıklılığı sağlıyor bir. İkinci olarak bir fıtrat mimarîsi meydana getiriyor. Fıtrata uygun bir mimarî ortaya koyuyor. Onun için maddî olarak da gayet kavî ve sağlam, salâbet kesbetmiş bir binâ ortaya çıkıyor.

Fıtrata uygun mimari, buraya geldiğimiz zaman hemen ters bir misâl olsun diye söylüyorum. Batı medeniyetinde, medeniyet veya insan ulûhiyete soyunuyor. Ama neye rağmen? İnsana rağmen insanın aczine rağmen ulûhiyete soyunuyor ve o perestiş ettiği madde, neredeyse ulûhiyet ittihaz ettiği insanı da ortadan kaldırır hâle geliyor. Yani, muazzam bir düalite var. Bu enteresan bir düalite. Perestiş edeyim derken, mahvediyor yani. 

Bugün batı medeniyetindeki üsluplara baktığınız zaman, modernitenin de artık insanlık idealini tehdit eder boyutlara geldiği zaman, artık dediler ki: ''Bu modernite ile bizim yaşamamız mümkün değil. Bunu biraz rötuşlamamız lâzım. Artık insanlığa zarar verici hâle geliyor, çevre kirliliği, insanı kapital uğruna feda edip, insan fıtratının üstünde güç tahmil edip, fıtrata aykırı şeylere zorlayıp, ahlâk gibi fıtrata uygun insanlık ideallerinden uzaklaştırıyor'' diye yeni bir yol aradılar, ne buldular? Postmoderniteyi buldular. Postmodernitenin tarifi nedir? Bunu ilk defa ortaya atan mimar Eisenman'ın tarifiyle: ''Postmodernitenin en büyük düşmanı, postmodernitenin bizâtihî kendisidir.'' Bu ne demektir? Omurgasız olmak demektir. Yani moderniteyi bertaraf edeyim diye teklif ettiği şey, bizzat omurgasız başka bir modernite. Modernitenin karesi yani. Bırak onu, bu sefer onunla da tatmin olmadılar. Dekonstrüktivizm diye bir şey icat ettiler, mimarîde dekonstrüktivizm nedir? Yani öyle bir binâ yapıyorsun ki, aslında ayakta durmuyor. Fıtrî olarak ayakta durması mümkün değil ama, ayakta duruyor. Veya ayakta duruyor ama ayakta durmuyor gibi görünüyor. İşte, batı medeniyetinin bugün içinde bulunduğu durum. O, mimarîye intikâl ediyor. Çünkü, mimarî bir cemiyetin aynası, şekli, lisanıdır.

Bir cemiyette ilk bozulma mimarîde görülür. Cemiyette ne zaman bir kaos olursa, bunun ilk tezâhürü mimarîde görülür. Onun için bizdeki ilk bozulma da böyle şehirlerle başladı. Mimarî ile başladı. Bilhassa Tanzimat sonrası zihnimizin mağşuş hâle gelip, batı zihniyetiyle mâlul olmasıyla beraber, şehirlerimiz de o eski, fıtrî hüviyetinden soyundu, sivil mimarî ile beraber fıtrî hâlden çıkıp, gayr-i fıtrî bir hâle veya gayr-i insanî bir hâle bürünmesiyle beraber, medeniyet de yavaş yavaş zevâle mahkum oldu. Bütün şehirlerimizde bir yozlaşma ve zevk sefaleti hâkim oldu. Biz bu eserlerin şu anda bizim için meçhul olan, saklı mânâlarını ne kadar keşfeder ve bunları gelecek nesillere aktarabilirsek, o kadar vazifemizi yapmış olacağız. Onun hâricinde ba'de harâbü'l-Basra!

Süleymaniye'de kaç yönlü bir sanat vardır ve biz Süleymaniye'ye baktığımızda hangi sanatları, hangi seviyede ve ne kadar yoğunlukta görüyoruz?

Bu tabiî sadece Süleymaniye mevzûu değil. O mimarîyi meydana getiren tâ Efendimiz'den Mescid-i Nebevî'den itibaren terakkî ede ede gelişen mimarîde kullanılan bir sürü mimari unsur ve sanat var. Meselâ, mukarnas, mihrap mukarnası, taç kapılarda kullanılan mukarnaslar, ilk baktığınız zaman bunu bir bütün yapı olarak görürsünüz. Ama onun teferruatına girdiğiniz zaman her biri bir küçük kristal hüviyetindedir. Yani orada bir nevî İslâm tasavvufunun özü olan kesrette vahdet, vahdette kesreti temaşa edersiniz. Yani çoklukta birlik, birlikte çokluğu görürsünüz. Tek bir mihrap gibi görünür ama her biri ayrı bir şeydir. Ama aynı zamanda o bir süs değildir. Mihrapta imam efendi Kur'ânı tilâvet ettiği zaman, o değişik geometrideki taş yüzeylerden kubbeye o ses yansır. Yani o sesin yansıması için kullanılan bir mimarî unsur hâline gelir.

Mimarî veyâhut tezyin. Tezyinât hiçbir zaman bir süs değildir. Bir zarûrettir. Biz yanlış anlıyoruz. ''Efendim, mimari tezyinâttan ârî hâle getirilsin.'' Öyle değil, bu nakış ve nakkaş münasebetidir. ''Medh-i nakış, nakkaşa râcîdir. Zemm-i nakış, nakkaşa râcîdir''. Yani nakşı methetmek, onun nakkaşını methetmektir. Bir nakşı kötülemek de onun nakkaşını kötülemektir. Bu düşünceyle baktığın zaman o taşlar dile gelir. Çini kullanılmıştır. Meselâ; Süleymaniye'deki mihrap çinileri, Kara Memi'nin tezyinâtıdır. Sinan kadar mühim bir adamdır, tezyinî sanatlarda. Kendisi saray nakışhanesinin başı olan zâttır. Kanuni'ye ait olan Muhibbi Divanı'nın tezhibini bizzat yapmıştır. Natüralizme kaçan bir tecrid anlayışı içerisinde muazzam bir geometri bilgisiyle fevkalâde güzel, yorumlar yapmıştır. Süleymaniye'deki bütün çini ve tezyinât onun eseridir. Yazılar Karahisârî ve talebesi Hasan Çelebi'nin eserleri, yani her biri müstakil bir sanat eseri. Ahşap deseniz öyle, meselâ, kündekârî kapıların hiçbiri birbirinin aynısı değil. Yani bugün modernite düşüncesiyle nedir hâdise? Üretim teknolojisi olarak baktığınız zaman ne kadar az zamanda ne kadar çok üretim yaparsan o kadar iyi olur. Ama şahsiyeti olmaz. Adam, her kapıda farklı desen kullanıyor. Her kepenkte farklı desen kullanıyor. Bu, aşkla olur, muhabbetle olur. Burada âdetullah, sünnetullah noktasına geliyoruz. Nasıl sizin de gözünüz, kaşınız, saçınız var. Herkesin var ama herkesinki başka başka, ayriyeten Cenâb-ı Allah, sûretin ötesindeki kesretle beraber, bir de sîrette kesret yapıyor. İki tane tek yumurta ikizi çocuğu alsan dahî, onların bile ahlâkları, davranışları, farklı farklı oluyor. Bu nedir? Kesrette vahdet, vahdette kesrettir. Sünnetullahtır, âdetullahtır. Burada da aynı ona uyarak, bir şey bir defa yapılıyor. Tevhid akîdesi, herşey biriciktir ve yegânedir. Onun için o kapı tektir. Onun aynısını bir daha yapmaz. Başka camide de tekrarlamaz. Aynı plânı da tekrarlamaz. Hiçbir zaman alıp ıstampa gibi, Süleymaniye'yi Şam'a, Üsküb'e, Bosna'ya tekrar yapmamıştır. Her yaptığı eser mutlaka bir farklılık arzeder ve şahsiyeti vardır, hüviyeti vardır, bu sebeble asaleti vardır.

Tam bu noktada bir şey sormak istiyorum. Mimar Sinan eserlerine bakıyorsunuz, yüzlerce eser var. Hepsi birbirinden farklı. Mimar Sinan'ın yapmak istediği şey neydi? Aradığı şey neydi?

Mimar Sinan, benim gibi basit bir mimar olarak görülüyor. Mimar Sinan, Devlet-i Âliye-i Osmâniye'nin Bayındırlık Bakanı. Öyle görmek lâzım. Eline alıp da proje çizen bir adam değil. Bayındırlık Bakanı. Yolundan, köprüsünden tutunuz, camiinden, su yollarına kadar bütün o inşaat organizasyonunun başında, her şeyi tarifleyen en tepedeki insan. Başında Haseki kavuğu var. Haseki ne demektir? Padişahın yanına destursuz giren kişi demektir. Her şeyden evvel böyle bir selâhiyeti var. Mesela Süleymaniye'yi yap, diye Süleymani'ye ısmarlandı. Oturayım da bunu plânlayayım, şeklinde bir şey söz konusu değil. Bunun ötesinde bu muazzam organizasyonun yöneticisidir. Muazzam organizasyon derken, onun büyüklüğünü kasdetmemin ötesinde bir taraftan Kâbe tamir olunurken veya Kâbe'nin revakları yapılırken, bir taraftan da Bosna'da falanca cami yapılıyordu. Kırım'da başka bir yapı yapılıyordu. Şam'da eserler inşa olunuyordu, Konya veya Kâhire'de başka bir şey. Bunların her birinden haberi olan ve bunları yönlendiren, oranın ustasını, malzemesini, amelesini tedârik eden Hassa Mimarlar Ocağı'nın en tepesindeki adam. Mimar Sinan böyle bir adamdır. Düşünün 10 tane başbakana bedel bir insan. Kaç milyon kilometrekarelik bir memlekete hükmeden Kanunî Sultan Süleyman'ın, ondan sonra da II. Selim'in, daha sonra da III. Mehmed'in mimarbaşısı, Ser Mîmârân-ı Hassa, bütün bu göz kamaştırıcı mevkiine rağmen çok mütevazi bir kişiliğe sahiptir ve onun içindir ki; imzasını da el-Fakir Sinan, olarak atmıştır.

Mimar Sinan'ı konuşurken, hiçbir zaman ben yaptım ya da bu benim eserlerimdir demez, dediniz. Biraz bize Mimar Sinan'nın şahsından bahsedebilir misiniz?

Mimar Sinan, bir tek Küçükçekmece Köprüsü hâriç, orada da Yusuf bin Sinan -yanlış hatırlamıyorsam- imzası var. Onun hâricinde hiçbir eserinde ismi yok. Koymamış kitâbeye yani.

''Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde''

deniyor ya, orada zaten siz onu görüyorsunuz, söylemeye lüzum yok, herkes de biliyor. Kalkıp da oraya imza atmasına lüzum yok artık, o âdet var. Kitâbede zikredilmemiş ama kaynaklarda geçiyor tabiî. Bunların hepsi tespit ediliyor.

Mimar Sinan sarayın öz teşkilâtı olan Hassa Mimarlar Ocağı'nda evvelâ, neccar olarak başlıyor. Neccarlık mesleği, marangozluğun ötesinde bir meslek. Eskiden, bundan 40-50 sene evvel, marangoz ya da neccarın yanında bir de serkalem tabir edilen, insanlar vardı. Serkalem, o imalâtın resmini çizen kişidir. Orada önce normal işçi olarak başlıyor. Bilâhare, serkalem oluyor. Ondan sonra neccar oluyor. Tabiî orada üç boyutlu düşünmeyi ve üç boyutlu ifadeyi öğreniyor. Onu öğrendikten sonra bir sürü seferlere çıkıyorlar, o seferlerde köprüler inşâ ediyor. Yani, bir nevî istihkâm subayı olarak seferlere katılıyor. İstihkâm konusu önemli bir husustur. Meselâ ordu nehirden geçecek, sen bir gün içinde o köprüyü yapmak mecburiyetindesin. Tabiî orada kendi sanatının ötesinde aynı zamanda muazzam bir işletme tecrübesi de ediniyor. Belli bir kıvama geldikten sonra da Mimarbaşı olarak tayin ediliyor. Liyakat kesbetmeden makam verilmiyor. Ondan sonra eser vermeye başlıyor. Sonra da o yapının en tepesindeki şahıs oluyor ve mimarlar ocağını kurumlaştırıyor. Tâ Selçuklulardan beri olan Hassa Mimarlar Ocağı'nın -tabiî ilk defa Emevî ve Abbasî döneminde var ama bu çapta değil, böyle muazzam bir organizasyonla teşkilât hâline gelmesi, topyekün çalışan bir müessesenin teşkilâtı olması Mimar Sinan'la beraber tahakkuk ediyor ve en mükemmel seviyeye ulaşıyor.

Osmanlı'nın çok geniş bir coğrafya hâkim olduğu öyle bir dönem var ki o dönem birçok zirve şahsiyetler yetişmiş ve eser vermiş. Bu noktada Osmanlı toplum ve kültür yapısına baktığımızda böylesi şahsiyetlerin yetişmesindeki temeller nelerdir?

Everest Tepesi, Himalayalar'ın üzerinde Everest Tepesi'dir. Gor çukuruna yani Lût Gölü'ne götürdüğünüz zaman Everest Tepesi diye bir tepe kalmaz. Himalayalar olacak, yani bir zemin olacak ki, o zeminin üzerinde yükselen, bir başka zirve olsun.
Sinan dehâ. ..Dehâ da durduk yerde ortaya çıkmamış. O devirde zemin müsait Sinan'ın emsâli bir sürü adam var. Sinan gibi edebiyatta Bâkî var, hem şair, hem ilimde mütebahhir bir kazasker, Fuzûlî var sözün sultanı. Şeyhülislâm Taşlıcalı Yahyâ var. Adam bir beyit söylüyor, bir kitaplık lâf ediyor. Teksif sanatı, az şeyle çok şey ifade etmek demek. Meselâ Taşlıcalı Yahyâ:

''Keşke sevdiğimi sevse bütün halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-yı cânan olsa''

diyor. Ne demek? Bakın, Efendimizi nasıl tarif ediyor. İşte bu ''medeniyet''... Bu Süleymaniye kadar mühim bir beyittır. Yine o devrin dev şahsiyetlerinden bahsedecek olursak, Mimar Sinan'ın arkadaşlarından, Kara Memi diye bir nakkaş var. Tezyinâtı öyle bir noktaya getiriyor ki, yaptığı her tezhip, bir Süleymaniye kadar mühim. Kanuni Sultan Süleyman Muhibbi mahlasıyla şiir söyleyen, padişahlığının yanında fevkalade güçlü bir şair. Muhibbi Divanı'nda her biri 5-10 beyitlik 3016 şiiri var. Neredeyse aruzla, şiirle konuşmuş, kazara padişah olmuş sanatkar bir şair. Lâla Mustafa Paşa, Sokullu birer yöneticilik dehası, Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi, Ahmed Karahisârî var. Hz. Ali Efendimiz'den, neşet eden hattı, usul ve esaslarını tarifleyerek kaidelerini ilk defa ortaya koyan İbn Mukle ve Yakut tavrından alıp, zirveye çıkaran, müstakil bir sanat haline koyan Karahisârî, Şeyh Hamdullah ile beraber böyle zirvede bir hattat. O da aynı devirde geliyor. Zirve şahsiyetler var. O devir şahsiyetlerine şöyle bir baktığınızda kendi mevzûu ile uğraşan, her biri bir Sinan olan usta sanatkârlar var. Sinan böyle pat diye ortaya çıkmış bir adam değil. Dehâ deniyor, doğru dehâdır da. Yani hepsi mi dehâ? Yani dehâ asrı mı o asır? Demek ki o asırda bir şeyler olmuş. Yani terâküm orada patlamış. Yani o birikim indifa etmiş, mâ-i mukattar tabir ederler eskiler, yani süzülmüş, imbikten geçmiş, medeniyet o noktada bütün lüzumsuz sıkletlerinden ârî hâle gelip bir öz olarak tecessüm etmiş, incelmiş, mesele orada, zirve şahsiyetler zirve eserler ortaya koymuş.

Meselâ Fuzuli'nin Su Kasîdesi, Süleymaniye kadar mühimdir. Su Kasîdesi, Türk-İslâm edebiyatının Süleymaniye'sidir. Yazılır mı böyle bir şey?! Bir şairin oturup da: ''Haydi ben bir şiir yazayım'' deyip de yazabileceği bir şey değil, bu bir terâkümün, bir birikimin neticesindeki irtifadır, indifadır.

Meselenin bir başka boyutu daha var, meseleye bir kül olarak bakmak lâzım. Bir kere o devir de devletlerin sınırları yok. Biz burada çok büyük bir yanılgı içerisindeyiz ve bizim anladığımız mânâda hudutları olan bir devlet mefhumu yok bir kere. Büyük devletlerin nüfuz bölgeleri olur, sınırları olmaz. Meselâ, Kanunî'nin Hürrem Sultan'a yazdığı bir gazelvar. Sevdiğine samimane hitab ediyor:

''Celîs-i halvetim vârım, habîbim, mâh-ı tabânım
Enîsim, mahremim, cânım, güzeller şâhı sultânım
Stanbulum, Karamânım, diyar-ı milket-i Rûmum
Bedehşanım, Kıpçağım, Bağdatım, Horasânım''

diyor. Şimdi diğerlerini mâlum biliyoruz. Peki, Bedehşan neresi? Bedehşan, bugünkü Afganistan'ın kuzeyi, Horasan neresi? İran'ın kuzeyi, Özbekistan ve bugünkü Türkmenistan. Kıpçak neresi? Dinyester ve İrtiş ırmakları arasında Ukrayna'dan Kazakistan'ın güney taraflarına kadar olan bölge. Peki, bize öğretilen Osmanlı tarihinde hiç buralar Osmanlı'da görünüyor mu? Görünmüyor. Ama öyle bir âidiyet ve mensûbiyet duygusu var. Çünkü hacca giden Horasan'lılar, Kıpçak'taki adam evvelâ İstanbul'a uğruyor, sonra Medine'ye gidiyor. İlim adamları Hilafetin merkezi olarak İstanbul'a geliyor, ziyaret ediyor veya tahsilini ikmal edip, icâzet alıyor. İstanbul'daki medreselerden icâzet alıp, bütün İslam coğrafyasına dağılıyorlar. Buhara'daki adam kalkıp İstanbul'daki medresede okuyor. Veya Bosna'daki adam, Buhara'da falanca hadis âlimi var diye gidiyor. Semerkant'ta okuyor veya Buhara'da okuyor. Şimdi medeniyeti böyle anladığımız zaman, bakış değişiyor. Yani bizim alışılmış tarih mâlumâtıyla, tarih usûlüyle veya medeniyet telakkîsiyle baktığımız zaman başka bir tablo var. Ama o devirdeki gerçek zihniyetle bakıldığında zaman başka bir tablo var ortada.

Bu şimdi bir kül, Belh'ten Hazret-i Mevlânâ, kalkıyor evvelâ Erzincan'a, oradan Bağdat'a, Şam'a geliyor. Hacca gidiyor, oradan Konya'ya geliyor.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, Endülüs'te Mürsiye doğumlu. Kalkıyor Mekke'ye, Medine'ye geliyor, yollarda dünya kadar eser yazıyor. 600 küsur eseri var. Ondan sonra Konya'ya geliyor. Konya'da Sadrettin Konevî'yi yetiştiriyor. Annesiyle evleniyor. Şam'a gidiyor, orada vefat ediyor.

Bu acayip bir medeniyet, böyle bir gidiş-geliş var. O devirdeki ulaşım imkânlarıyla neredeyse kâbil-i telif edilemeyecek muazzam bir hareketlilik, bir dinamizm ve aktivite var. Bu zaviyeden baktığımızda, bu hiç durmamış Efendimiz zamanından beri. Meselâ; Merv'de, Tayland'da sahâbe kabri var. Efendimiz'i yakalayana ödül konulduğu için hicret sırasında takip eden Sahabeden Bureyde bin Huseyb Hazretleri'nin kabri Merv'de. Hicret esnâsında ve Efendimiz'in ve İslâm'ın ilk bayraktârı olarak, önde Medine'ye ilk giren o. O sahâbeyi Efendimiz, Türkistan'a gönderiyor ve bu devam ediyor. Türklerin İslam'la ilk teşerrüfleri bu sahabe vasıtasıyla olmuştur. Yani sadece Osmanlı'da olan bir şey değil bu. Selçuklu'da da var. Emevî'de de var. Hazret-i Ömer devrinde Dağıstan fethediliyor. Kazakistan'daki Türkler-Müslümanlar, İslâmiyet'i Araplardan öğrenmişlerdir. Bugün onlar abdeste vudû derler. Namaza salât derler. Ama bizim kâhir ekseriyetimiz İran'la temas ettiği için Farsça tabir olarak abdest kullanırız, namaz kullanırız. Bunlar Farsça tabirlerdir. Yani bu hareketlilik hiç durmamış. Endülüs İspanya'sında Mürsiye'deki adam, Sevilla'daki adam, Kurtuba'daki adam.. Fahreddîn Râzî bugünkü Özbekistan'da Hiva-Urgenç'de yaşıyor, eserleri İspanya'da Kurtuba'da okunuyor. Kurtuba doğumlu İbn-i Rüşd'ün eseri, Buhara'da okunuyor. Batıda rasyonalitenin esamesi okunmazken, akıl ve iman konularında bir düşünce sistematiği ortaya koyan Buhara'lı bir Türk Ebu Mansur el Matûridi bütün İslam coğrafyasında biliniyordu. Böyle baktığın zaman muhteşem bir hareketlilik söz konusu.

Peki hocam, Süleymaniye özelinde, bizim mimarîmizin ve bir bütün olarak Türk-İslâm sanatının insan ve kâinata bakışı nasıldır? Eşyaya, insana, kâinata bakışımız mimarîye ve diğer sanatlara nasıl yansımıştır?

Gerçekte temâşâ edilen, kâinatın kendisi değil, ondaki ihsaslar, nakışlar, nakıştaki öz ve hakikatidir. Her bir nakış, Allah'ın âyetlerinden bir âyettir. Bu sebeple tabiat doğrudan değil, işâret ve atıfla temâşâ edilir. İnsanın varlığı, varlığın ve eşyanın bizzat kendisi, Hak ve hakikatle insan arasındaki hicapların yani, perdelerin en büyüğüdür. O yüzdendir ki varlığın verâsına yani ötesine, verânın verâsına (ötenin ötesine) işâretle fânîlik setredilir, örtülür. Mutlaka, sonsuzluk ve bekâya atıfta bulunulur. Nakıştan nakkaş murâd olunur.

Sîretini aksettiremedikten sonra sûretin ehemmiyeti yok, çünkü sûret fânî. Bu anlayış, İslâm sanatlarında teksif, terkib ve tecrid şuuruyla, üsluplaştırma yani stilizasyonu ortaya çıkarıyor. Bu sebeple Türk-İslâm sanatları tabiatta mevcut gizli geometriyi keşfederek, eşyanın özünde ihtimamla setredilmiş yani saklanmış, saklı dünyaları ve inşâlarındaki geometriyi tecrid üslûbuyla, insanın idrakine takdim eder. Hendesî şekiller hiçbir medeniyette yoktur. Sadece bizde vardır. Bu eski medeniyetlerde hiç mi yoktur? Vardır tabii. Roma'da da vardı ama bizdeki kadar mâ-i mukattar ve muarrâ hâle, yani her şeyden, hulâsa fânîlikten berî hâle gelmiş değildi.

Bu bakış eşyaya, görünene, şahsiyet ve hüviyete, değerler üstü mânâ ve mâhiyet kazandırır. Beşerin saflaşması (ıstıfâsı) nasıl insanlığın burcu Hazret-i Muhammed Mustafa (SAV)'de kemale erdiyse; -ki Mustafa kelimesi ne demek? Saflaştırılmış, seçilmiş demek - onun getirdiği dinin medeniyetinde de eşyaya bu saflaşma yani ıstıfâ ve tecrid penceresinden bakılmaktadır. Bu sebeple batıdaki mânâsıyla, resim, tiyatro, roman -batılılaşma öncesinde- İslâm sanatlarında hiç olmamıştır. Bunun yerine hat, tezhib, temaşa sanatları, ebru ve masallarla minyatür var. Çünkü minyatürde perspektif yoktur, hattın özü vâhid-i kıyâsîsi noktadır. Hazret-i Ali Efendimiz: ''el-ılmü noktatün, keserehe câhilün'', ''İlim bir noktadır, onu câhiller çoğaltmıştır'' diyor. Kâbe de kâinattaki bir nokta gibidir. O da kare bir binâ değildir. Hattaki bir nokta gibi dikdörtgene kaçan bir geometridedir. Bunlar çok ince noktalar. Meselâ; Karagöz'ü başka bir milletde göremezsiniz. Orada bir perde var, bir nakkaş var. Karagöz oynatan hayali denen şahıs, evvelâ deve derisinden sûretleri yapıyor, ondan sonra bir perde var. Perdenin arkasında bir oynatan var. Bir ışık var, gölge var ve oraya akseden bir sûret var. O sûret kendi zâtı değil. Aynadaki tecellîsi gibi.
Kemteri mahlâslı - Üsküdarlı Râşit Ali Efendi, Karagöz oynatan bir zât. 1312 hicrî senesinde irtihâl etmiş - çok güzel bir perde gazeli vardır:

''Nakş-ı sun'un remzeder hüsnünde ru'yet perdesi
Hâce-i hükm-ü ezeldendir hakikat perdesi
Sîreti sûrette mümkündür temâşâ eylemek
Hâil olmaz ayn-ı irfâna basîret perdesi
Her neye îman ile baksan olur iş âşikar
Etmiş istilâ cihânı hâb-ı gaflet perdesi
Bu hayâlî âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice kâregözleri mahvetti sûret perdesi
Şem'i aşka yandırıp tasvîr-i cismidir geçen
Âdem-i amedşûd etmekte azîmet perdesi (amedşûd: getirip-götürmek)
Hangi zılle ilticâ etsem fenâ bulmaz acep
Oynatan üstâdı gör kurmuş muhabbet perdesi
Dergâh-ı Âl-i Abâda müstakîm ol Kemterî
Gösterir vahdet ilin, kalktıkta kesret perdesi''

Yüksek bir kültür ve medeniyet olan Türk-İslâm medeniyetinde ve sanatlarında, eşyaya bu bakış, dünya ve âhiret dengesiyle, hayat ve ölüm gerçeğini doğru kavrayarak insanlığın refâhının yanında, huzur ve saadetinin de fevkalâde önemli olduğunun ifadesidir. İşte batı medeniyetinin aldandığı nokta burada. Huzur ve saadeti bir tarafa bırakıp sadece insanlığın refâhı ile uğraştın mı, insanı neredeyse ulûhiyet taslayan noktaya getirip, insanlığı yok edecek noktaya getiriyor.

Karagöz'ün ilk başında perde gazeli okunur, Hacivat gelir, evvelâ perde gazeli okur. Perde gazelleri mutlaka bu tasavvufî mânâlarla yüklü, dünya kadar perde gazeli var ve oyun ''Hayy Hak'' diye başlar, yani ''Hayy'' olan ancak ''Hak''dır der, oyun, çünkü kainat melâbe-i vahdet. Hacivat oyunun sonunda: ''Yıktın perdeyi eyledin vîrân, varayım sahibine haber vereyim hemân'' der. Sahib kim? Mâlûm, söylemeye lüzum yok.

Efendim, Süleymaniye semti Osmanlı döneminde ilim ve sanat erbabın aynı zamanda şehrin merkezinde bulunuyor. Fakat şimdi Süleymaniye bir bakıma şehrin dışına itilmiş, terkedilmiş bir durumda sizce bunun temel saikleri nelerdir?

Biz Tanzimat'la beraber millet olarak, medeniyet olarak, maalesef çok büyük travmalar yaşadık. Bu zihnî travmanın ötesinde, medeniyet travması geçirdik. Burada bir sürü yanlışlarımız oldu. Bu yanlışları yapa yapa, hattâ o yanlışlarımızı fark ettiğimiz hâlde üzerinde ısrar ede ede bu medeniyetimizi zavallı hâle getirdik. İşte bu Süleymaniye gibi, Selimiye gibi, Sultanahmet gibi, Yeni Cami Hünkâr Kasrı gibi veyâhut Fuzûlî'nin Su Kasîdesi gibi, biraz önce okuduğumuz Karagöz Perde Gazeli gibi eserler de nasıl bir medeniyet dairesine, mensup olduğumuzun nişânesi.

Şimdi mesele bizim kendi ruh kökümüze, medeniyet kökümüze bağlı olarak, yeniden bu sanatlarımızı, bu zihniyet dünyamızı nasıl inşâ ederiz. Mesele buraya geliyor. Bu, nasıl tahrip olduysa, öyle inşâ edilir, tersinden. Mefhûm-u muhâlifinden hareketle nasıl bozulduysa öyle düzelecek. Şimdi biraz evvel söyledim. Meselâ; 1930'lu yıllarda Henry Prost, geliyor. Ona bir îmar plânı yaptırılıyor. O zaman bir şehirci adam geldi, îmar plânı yapıldı, gibi bakıyoruz. Adam ne yapıyor? İstanbul bütün halinde tamamı eskimiş bir şehir -fukarâlıktan vesâireden- ama her şeyiyle birlikte oturmuş bir şehir. Kemâl noktasında oturmuş bir şehir. İstanbul'un ne kadar medeniyet ve kültürünün harmanlandığı yeri varsa, oralar tahrip ediliyor. Kasıt aramıyorum ama bugünkü vaziyet bunu gösteriyor. Meselâ; bugün Unkapanı'ndan geçip Aksaray'a inen yol, Atatürk Bulvarı Henry Prost tarafından açılmış. Orada yüzlerce cami, tekke, dünya kadar sivil mimarî unsur yok edilmiş vaziyette. Bırakın onu Haliç; bugün İstanbul medeniyetinin, Bizans'tan sonra neşv ü nemâ bulduğu yer, medeniyet merkezi Haliç'i sanayi bölgesi yaptık. Dalan zamanında ancak temizlenebildi ama bu arada bir sürü yanlışlar yapıldı, Boğaziçi'ni mahvettik. Kâğıthane civarı, bütün Osmanlı'nın mesire yeri, Sâdâbâd yanlış hatırlamıyorsam 65 günde inşâ edilmiştir. Bugün bu teknolojiyle o prefabrikasyonu ve organizasyonu yapmanızın imkânı yoktur. Kayserili Mehmet Ağa tarafından 65 günde yapılmış. Şimdi buralar yavaş yavaş temizleniyor, yapılıyor. Ama tabiî tahribât, kaybettiklerimiz o kadar büyük ki, bu ne kadar zamanda inşâ edilir diyorsanız, ne kadar zamanda meydana gelmişse...

Şunu ilâve edeyim. Bunlar gerçek rakamlardır. İstanbul'da yani gerçek İstanbul'da, Suriçi İstanbul'da ahşap bina oranı, binde birdir. Bugün batılılaşma öncesi sivil mimarî olarak Topkapı Sarayı'nda bile neredeyse orijinal bir şey kalmadı, yapılar perişan restorasyonlara maruz kaldı. Bir tek Yeni Cami Hünkâr Kasrı var. Bir de Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı ve Zarif Mustafa Paşa Yalısı'nın harem kısmının belli bir bölümü var. Bunun hâricinde klâsik devre ait, sivil mimarî unsuru kalmadı. Bugün İstanbul'dan siz Süleymaniye'yi, Sultanahmet'i, Ayasofya'yı, Şehzâdebaşı'nı yani büyük selâtin camilerini ve birkaç büyük medreseyi alın. Ne kaldı, İstanbul nâmına? Hiç bir şey. Hâlbuki İstanbul bir bütündü, o camilerle beraber, o sivil mimarî unsurlarıyla, o köşeden çıkıverince karşına gelen çeşmesiyle, o çeşmenin üstüne inşâ edilmiş eviyle, her noktası bir oya gibi işlenmiş, bilbedahe yani düşünülmeden ortaya konulan bir taksim gibi, bir mûsıkî taksimi gibi, böyle zaman içerisinde meydana gelmiş, bir eserler yekûnü idi. İstanbul'un tamamı bir külliyeydi. Çok katlı yapılarla topoğrafyasına kadar bozduk. Şimdi sınırlı sayıda eser var İstanbul'da. Onlar da olmasa, İstanbul'dan neredeyse bahsedemeyeceğiz.

Hocam, teşekkür ediyoruz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Kültürümüzü, medeniyetimizi önce unuttuğumuz kendi kaynaklarımızdan yeniden okumalıyız. Sonra aşkın ve aklın süzgecinden geçirmeliyiz derim. Zor iş, Allah encâmımızı hayr eylesin.